
28 Şubat 2012 Salı
Ermeni Soykırımı Hakkındaki Yasa Tasarısı...
21 Şubat 2012 Salı
Her Müslüman'ın kütüphanesinde mutlaka bulunması gereken muhteşem eser çıktı.
Asrı Saadet'e duyulan özlem ve Ümmetin yıldızlarını yakından tanıtacak olan bu kitap her meselede başvuracağınız temel kaynak olacak...
Şamua kağıt, 1. sınıf baskı ve lüks cilk kapağı ile sizlere sunulan Asrı Saadet Dersleri 1 Cilt kitabıyla İslamı ve Müslümanca yaşamayı öğrenecek, çevrenize anlatacaksınız...
NOT: HANIMLARA ÖZEL ASRI SAADET DERS KİTABI ÇOK YAKINDA ÇIKACAK
Bu özel üründen telefonda sipariş vermek isterseniz:
GSM: 0532 404 76 10
19 Şubat 2012 Pazar
Yetim konusu hakkında...
Ebu Hureyre (ra)'den rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu:
"İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat."
(Müslim, Vasiyyet 14. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vasâya 14; Tirmizi, Ahkâm 36; Nesâî, Vasâyâ 8.)
Üstteki hadise nail oluruz inşaallah.
Yetim konusunda güzel gelişmeler oldu. İlk para verildi elhamdulillah. Şubat ayında bir yetime bakmaya başlamış oluruz inşaallah. Bu arada Cansuyu bir yetimin aylık giderini 75 TL olarak belirlemiş.
Mehmet Yılmaz kız bir yetime bakmamızı istedi. Bir yetim seçeceğimiz için bu yardımın sürekli olması gerekiyormuş. Yani aksatılmadan ilerlemesi gereken bir mevzudur.
Önerilerinizi yorumlarda belirtin, eksik bir nokta vardır belki.
İletişimin daha hızlı olması için blogu daha sık takip edelim lütfen.
Vesselam
17 Şubat 2012 Cuma
Biraz siyaset...
Oğuzhan Asiltürk:"Ergenekon, altını çizerek söylüyorum Türk ordusunda TSK içinde Amerikan karşıtlarının tasfiyesidir."
İlk söylemde bir tutarlılık var. Kamalak; bu olayları kukla oyunu misali ile tasvir ediyor. Kukla olanların daha sonra gereğinin kalmadığının hatta yargı yoluyla cezalandırılmasının Amerika'nın planları olduğunu anlatıyor. Yani hükümet bunca darbe planına, faili meçhullera ve cesetlere bizzat bu suçların gerçek işleyicisinin yardımıyla yani Amerika'nın ısmarlamasıyla ulaşmış."
16 Şubat 2012 Perşembe
15 Şubat 2012 Çarşamba
Muhafazakarlık üzerine -4- (Bekir Berat Özipek)
Muhafazakarın siyasete bakışı, insana ve topluma ilişkin bu yaklaşımların doğal bir sonucunu veya mantıksal bir uzantısını ifade eder. Muhafazakarların sempatiyle baktıkları kurum ve değerlerin devlet eliyle tasfiye edilmeye çalışılması, toplumsal dokuyu bozması, onun doğal veya kendiliğinden gelişimine zarar vermesi ve öngörülemeyen olumsuz sonuçlar ortaya çıkarması bakımından adeta bir cinayettir. Bu yüzden muhafazakar, otorite ve hiyerarşiye sempatiyle bakmakla birlikte, siyasi otoritenin bu değer ve kurumlara müdahale etmesine veya yukarıdan aşağıya onları yeniden biçimlendirmeye kalkışmasına karşıdır. Örneğin devlet otoritesine duyduğu saygı, onun ailenin sınırını ihlale kalkışması durumunda biter ve bu aşamada muhafazakar aileyi savunur.
Sonuç olarak muhafazakar, siyasete sınırlı bir etkinlik alanı olarak bakar. Ona göre siyasetin amacı hiçbir zaman "yeni bir toplum yaratmak" olamaz. Siyaset, toplumun ortaklaşa yaşamdan kaynaklanan sorunlarını çözmeyi mümkün kılması bakımından faydalıdır; ama "ideolojik siyaset" olmamak kaydıyla. Bu anlamda muhafazakar devrimi sevmez, ama reform veya ıslahat fikrine sıcak bakabilir. Tedrici (gradual) değişimi savunur.
Sonuç
Bu özellikleriyle muhafazakarlık, günümüzde liberalizm ve sosyalizmle birlikte, özellikle Batı dünyasına damgasını vuran üç büyük siyasi doktrinden biridir. Yukarıda anlatılmaya çalışılan şekliyle bu fikirleri taşıyanlar, siyasi bakımdan kendilerini genellikle muhafazakar olarak adlandırırlar. Bu temel görüleriyle muhafazakarlık her ülkede farklı renkler alır. Çünkü her ülkenin muhafazakarlarca değerli ve korunmaya layık olan kurum ve değerleri farklıdır. Ancak insana bakışları, değişen içerikleriyle bu ara kurumlara duydukları saygı, tedrici değişimden ve sınırlı siyasetten yana oluşlarıyla, en azından düşünce stili ve siyasi tarz açısından, dünyanın her yerindeki muhafazakarlar ortak bir paydada buluşurlar. Bu ana akım muhafazakarlığı klasik muhafazakarlık olarak adlandırmak ve onu, benzer etiketler taşıyan diğer akımlardan (4) ayırmak mümkündür.
14 Şubat 2012 Salı
Muhafazakarlık Üzerine -3- (Bekir Berat Özipek)
İnsan ve doğasıyla ilgili bu yaklaşım, bir muhafazakarın topluma nasıl baktığını anlamanın da anahtarıdır. Ona göre toplumu oluşturan değer ve kurumlar, insanın eksikliklerini gidermesi ve onun varoluşuna anlam kazandırması bakımından hayati bir önem taşır. Bu kurumların başında ise, "bireyin hafızası" ve "kalesi" olan aile gelir. Ona göre bireyin içine sığınacağı bu liman ne kadar sağlam olursa, toplum da o kadar güven içinde olacaktır. Aynı şekilde, gelenek gibi "zamanın testinden geçmiş ve kalımlılığını ispatlamış" olan diğer kurumlar da, sağlıklı bir toplumun yapı taşları anlamını taşır. Başta din olmak üzere, toplumu oluşturan bireye bir aidiyet duygusu kazandıran değer ve semboller de, -hatta dogmalar bile- onun için önemlidir. Muhafazakar için bu değer ve kurumları koruma, toplumu bir aile gibi bir arada tutma kaygısı, zaman zaman onu paternalist bir devlet anlayışına götürür(2). Çoğu muhafazakar için toplum bir aile gibidir. Onu bir arada tutan bağları korumak gerekir. Bu anlamda onun için, örneğin ekonomik bakımından toplumda bir gelir uçurumun ortaya çıkması, Benjamin Disraeli'nin ifadesiyle toplumun "iki millet" haline gelmesi, endişe verici bir durumdur. Bu yüzden, klasik bir liberalden farklı olarak, zaman zaman "yeniden dağıtımcı (re-distributive)" iktisat politikalarına yakın durabilir(3).
Muhafazakar için aileden dini olan ve olmayan cemaat yapılarına, hayır amaçlı geleneksel kurumlardan ve ekonomik dayanışma amaçlı mesleki kurumlara kadar, bireyin içinde yer aldığı bütün bu ara kurumların siyasi bakımdan çok özel bir anlamı daha vardır. Bu kurumlar, yine Burke'ün ifadesiyle, bireyi siyasi otoriteye karşı koruyan "küçük müfrezeler" gibidir ve onların zayıflaması veya yokluğu durumunda birey, devlet karşısında "çıplak ve silahsız" kalır. Bu yaklaşım, günümüzde demokrasiyi savunan farklı siyasi perspektiften pek çok bireyin de altına imza atabileceği güçlü bir argümanı ifade eder. Nitekim XX. yüzyılın en önemli muhafazakar düşünürlerinden, sosyolog ve tarihçi Robert Nisbet, Fransız Devriminden sonra ara kurumların tahrip edilmesiyle, insanı ezen totaliter devletin ortaya çıkışı arasında anlamlı bir ilişkinin varlığını vurgular.
13 Şubat 2012 Pazartesi
Muhafazakarlık Üzerine -2- (Bekir Berat ÖZİPEK)
Bu tanımı açacak olursak, bir muhafazakar, her şeyden önce, mütevazı bir insan tahayyülüne sahiptir. Ona göre insan, yaratılışı veya doğası gereği sınırlı bir varlıktır. Bu kavrayış, özellikle Aydınlanma ile gelen insan anlayışına duyulan bir tepkiyi ifade etmektedir. Bilindiği gibi Aydınlanma, insana olağanüstü bir iyimserlikle bakmış, insana ve insan aklına temel, kurucu bir rol atfetmiş ve "aydınlanmış akla" sahip insanın dünyayı anlama ve dönüştürme potansiyelini alkışlamıştır. Ancak XVIII. yüzyılın filozoflarının pek çoğunun hararetle savunduğu bu yaklaşım, özellikle sonraki gelişmeler ışığında, bir tepki birikimini de beraberinde getirmiştir. Fransız Devriminden sonra, özellikle Aydınlanma fikirleriyle beslenen ve kendilerinde, şu veya bu yönde, bütün bir toplumu ve dünyayı dönüştürme kapasitesi gören lider ve kadroların insanlığı içine sürükledikleri felaketler ve bu süreçlerde yaşanan acılar, zaman içinde belirginleşecek olan muhafazakar bir insan tasavvurunun da zeminini oluşturmuştur. Bu bağlamda bir muhafazakar, insana tarihten, gelenekten, dinden ve ona kimliğini veren diğer kurumlardan bağımsız bir biçimde bütün bir dünyayı anlayabilecek ve dönüştürebilecek kurucu bir özne gözüyle bakmaz. Tersine, ona göre insan mükemmel olmayan ve hiçbir zaman da olamayacak bir varlıktır ve ancak bu kurum ve değerlerle desteklendiği zaman güçlü olabilir. Edmund Burke'ün, "birey değil, tür bilgedir" derken kastettiği budur. Muhafazakarlığın bu insan tasarımının dini olan ve olmayan kaynakları vardır. Ona göre din, örneğin Hıristiyanlığın "ilk günah doktrini", insanın mükemmelleştirilemeyeceğini vurgular. Dindar olmayan veya ateist muhafazakarlar ise aynı sonuca, tarihi ve siyasi pratikten yola çıkarak ulaşırlar.
12 Şubat 2012 Pazar
Muhafazakarlık Üzerine -1- (Bekir Berat ÖZİPEK)
Muhafazakarlık nedir ?
Muhafazakarlık, genel olarak iki biçimde anlaşılabilir. Bunlardan ilki, onu bir tutum anlamında kullananların kastettiğidir. Bu anlamda muhafazakarlık, değişime duyulan bir tepkiyi ifade etmek için kullanılır. Ancak değişim karşıtlığını ifade etmek için bu kavramın kullanılması doğru değildir. Çünkü bunun sözlüklerdeki karşılığı "tutuculuk"tur, ki bu tutum, liberalinden sosyalistine, muhafazakarından sosyal demokratına kadar pek çok insanda varolabilir. Bu bağlamda, bir tutumu tanımlamak için başvurulan bu yanlış kullanımın konumuzla ilgisi bulunmamaktadır. İkincisi, ki konumuzla asıl ilgili olanı budur, muhafazakarlığın bir fikir ve bir ideoloji olarak sahip olduğu anlamı ifade eder. Bu anlamda muhafazakarlık, insanın akıl, bilgi ve birikim bakımından sınırlılığına inanan, bir toplumun tarihsel olarak sahip olduğu aile, gelenek ve din gibi değer ve kurumlarını temel alan, radikal değişimleri ifade eden sağ ve sol siyasi projeleri reddederek ılımlı ve tedrici değişimi savunan ve siyaseti, bu değer ve kurumları sarsmayacak bir çerçeve içinde sınırlı bir etkinlik alanı olarak gören bir düşünce stili, bir fikir geleneği ve bir siyasi ideolojidir.
6 Şubat 2012 Pazartesi
4 Şubat 2012 Cumartesi
İlmihâl Okumaları

http://ilmihalokumalari.blogspot.com/
sevgili arkadaşlar kurtubalilar olarak bir yetimi kucaklamaya ne dersiniz
2 Şubat 2012 Perşembe
Dindar nesil polemiği
Ben "Biz muhafazakar demokrat bireyler yetiştireceğiz" söyleminden ziyade "Biz demokrat bireyler yetiştireceğiz" şeklinde bir söylemi beklerdim. Çünkü AK Parti'nin gerek demokratik açılım, gerek vesayetin kaldırılması adı altında yaptığı bütün işlerin sonunda ancak demokrat vatandaş yetiştirme hedefi çıkar. Ama dindar dediğiniz zaman bu farklı bir şeydir ve endoktrinasyon (birisine veya bir topluluğa görüş, düşüngü aşılama ya da fikir telkin etme) dediğimiz tarzı kapsar.
Laik bir devlette hükümetin böyle bir yaklaşımı olamaz. İnsanlar dindar da olabilir, ateist de olabilir; bu siyasi otoritenin karar verebileceği ve yönlendireceği bir şey değildir. Dindar insandan kötülük gelmez gibi bir beklenti varsa o ayrı bir şey, onu bilemem. Ama benim beklediğim söylem daha farklıydı; çok doğru bulmadım. "Demokrat birey yetiştirme hedefindeyiz" denilseydi kendi politikalarıyla daha tutarlı olurdu ve mantıksal olarak kendilerinden beklenen bir yaklaşım olurdu.
Öncelikle bir ülke eğer laik ve demokratik ise değil bireylerin dini görüşlerini etkilemesinin yanlış olması, böyle bir ifadenin yer alması, gündeme düşmesi bile başlı başına bir hatadır. Devlet bireyin hiçbir şeyine karışamaz. Ne dinine, ne diline, ne ahlakına ne de başka bir şeyine... Genel yasal bir sistem vardır, -ki bunun insan haklarına saygılı bir yasal sistem olması lazım "Hukuk Devleti" dediğimiz zaman bunu kastediyoruz- her yasa mutlaka hukuk demek değildir, yasalar bazen son derece baskıcı olabilir, burada demokratik yasalardan ve demokratik bir yasal sistemden söz ediyoruz; eğer demokratik bir yasal sistem kurulmuşsa yasalarla ihtilafa düşenler yasalar önünde hesap verirler. Bunun dışında devletin bireye herhangi bir şekilde don biçmeye hakkı yoktur.
Demokratik laik devletlerin böyle bir misyonu olmaz. Ama siyasi partilerin böyle bir hedefleri ve politikaları olabilir. Devlet aygıtının böyle misyonu yoka ama partiler kendi iç politikaları çerçevesinde bunu yapabilir. Ancak unutulmamalıdır ki, dindarlık empoze edilebilecek bir şey değildir.
Dindarlık genellikle insanların özgür iradeleriyle ebeveynin tercihleriyle şekillenebilir. Kaldı ki siz ne kadar dindar bir birey yetiştirmeye çalışırsanız çalışın, çocukların özgür irade ile tercih yapmalarının önü her zaman açık
olmalıdır. Devlet, birey ve ebeveyn arasına giremez. Ama partiler aksini düşünebilirler. CHP bugüne kadar gerçekten de tamamen seküler, dinsiz demesek bile dine kayıtsız bir nesil yetiştirmeye çalıştı; bu gerçek. Öğrencileri dinden
uzaklaştırmak konusunda elinden geleni yaptı, dindarlığın miktarına ne kadar dindar olunacağına da kendisi karar verdi.
CHP'nin ilahiyat fakültelerini kendilerinin kurduğunu söylemesi önemlidir çünkü var olan ilahiyat fakültelerini yine kendileri kapatmıştı. Kendisi kapatmış, sonra "Bu kadar fazla oldu" diyerek açan yine kendisi olmuştur. Laik devletin misyonu konusundaki tartışmalara bakarsak, Sayın Başbakan'ın söylemini çok onaylamıyorum, üzerinde çok düşünülmemiş bir söylem olduğunu düşünüyorum. Yarın öbür gün biri gelir, sizin çocuğunuzu başka türlü yetiştirmek istediğini söyler. Toplumun önünü açmak gerekiyor. Ama Erdoğan devlet imkanlarını kullanarak değil de, kendi sivil toplum kanallarını kullanarak böyle bir nesil yetiştirme hedefinde olabilir; bu da doğru bir şeydir.
Modern dünyada devletlerin herhangi bir ideoloji veya düşünceyi bireylere empoze etmesi temel ilke olarak doğru karşılanmıyor. Devletin temel görevleri dışında bir sivil toplum görevi olarak bakılıyor. Fakat şöyle bir durum var; Türkiye'de buna karşı gelinse de dünyada bu alanda yasal düzenlemeler yapılıyor. STK'lardan, dini cemaatlerden, kiliselerden görüş alıyorlar ve gençlerin doğru karar veremediklerini düşündükleri alanlarda devlet korumasında olmaları gerektiğine dair yaygın bir kanaat var. Türkiye'de bunu dile getirdiğiniz zaman iş sosyo-psikolojik eksenden
siyasi mecraya kayıyor. Bundan dolayı işin akademik, teorik kısmını tartışamıyoruz bir türlü. Ama siyasi partiler, bir ülkede daha dindar kesimin oluşması için gerekli birtakım projeleri yapabilir. Diğer partiler de başka alternatifler sunar. Böyle bir özgürlük varsa sorun yok. "Sadece benim dediğim olacak" yaklaşımı doğru değildir. Muhalefetin de başka toplumsal projeyi rahatlıkla sunabilmesi, uygulamak istemesinin önü açıksa bir sorun yok bence. Başbakan'ın dindar bir gençliğin yetişmesini arzu etmesi özü itibariyle yanlış değildir. Sana izin vermem, böyle yetişecek derse sorun olur. Demokraside siyasi merkezler proje üretirler, topluma sunarlar, toplum hangisini kendisine yakın görürse onu seçer.